2013 Roja Şanoyê a Cîhanê
Peyama Dario Fo
Araf - di navbera du welatan de-NUÇE TV
'Araf - di navbera du welatan de'
Theodora Kürt Tiyatrosu'nda
Etkin Haber Ajansı
Daf/Kapan bayramda kuruluyor
Daf/Kapan bayramda kuruluyor
Taksim'e 'Kapan' Kuruluyor!
Taksim'e 'Kapan' Kuruluyor!
Kürtçe oyun ‘Araf’ büyük Ödüle aday
ANF-TARAF-BİRGÜN-KURDSHOW-GÜNLÜK-AKNEWS-TİYATRONLİNE-
Araf “Musa Anter’in Hayatı” Keferze Derneğin'de
TİYATRO AVESTA
Araf Rengahenk Sanat Evi’nde
Araf Rengahenk Sanat Evi’nde
BİR DİLİN ÖLÜMÜ SAHNEDE
‘Mirina Zimanekî’ Muammer Karaca Tiyatrosu’nda (ANF NEWS AGENCY)
Tiyatro Avesta Kürtçe oyunla varoşlarda
Rojnivîska Dînekî/Bir Delinin Güncesi
Araf yasaklandı (taraf)
Tiyatro Avesta’nın Araf’ı İzmir’de “araf”ta kaldı(taraf)
AYDIN ORAK ile söyleşi
Shakespeare Kürt olsaydı katledilirdi!
Tiyatro Avesta Kürtçe Islık Çalıyor(Bianet)
Tiyatro Avesta Kürtçe Islık Çalıyor(Bianet)
Apê Mûsa bi ‘Araf’ê li Swêdê ye
Apê Mûsa bi ‘Araf’ê li Swêdê ye

Bir sınır sendromu…BETÜL MEMİŞ - HABERTÜRK

Bir sınır sendromu…          BETÜL MEMİŞ - HABERTÜRK
‘Sınırın o tarafıyla bu tarafı arasında hiçbir fark yoktu; aynı dil, aynı kültür, arada sadece sınır ve mayınlar vardı’ diyen Tiyatro Avesta’nın yeni oyunu “Daf/ Kapan”…
Sınırlar, mayınlar, tel örgüler, bayraklar ve o taraflar, bu taraflar… Bir toprağa çekilen sınır-hudut, oraları ülke (mi) yapar, oranın insanlarını birbirinden ayırmaya yeter (mi) ya da birbirlerinden farklı mı kılar? Peki, birbirlerinden korur mu / koruyabilir mi ayrıca da korumalı mıdır?! Ya da ortadan ikiye bölünen bir kara parçası, aynı dil ve kültürleri, aynı sofrada bölüşülen aşları, ne kadar farklı cephelere atar yahut hiç edebilir?! Cihangir’de bir apartmanın, bodrum katında, tel örgüyle ikiye ayrılmış bir odada, bu soruların ve getirisi olan belirsiz ünlemlerinin, cevaplarını yahut çıkmazlarını, bizzat yaşayan bir insandan dinlemeye-seyir-etmeye ne dersiniz? Şimdilerde, bazılarımıza uzaklarda gibi gelse de ‘bu sınırlar, o taraflar, uzak tel örgüler ve mayınlar’, öyle değil ya hani işin aslı… (Mevzumuz ‘uzak’ ya da ‘yakın’ değil ya hani, öznemiz milattan bu yana ‘insan’dı ya hani! Aklını, her daim vicdan ve zeka portalında hatmetmiş kıymetli okur, her zaman olduğu gibi bu satır aralarını okuma hissiyatını da size devrediyorum ve ben akıyorum kaldığım yerden zamanın ruhuna…)
SINIR VE MAYINLARLA DERDİ OLAN BİRİYİM
Ben diyorum ki ‘uzaktır-yakındır’ olmasın; görelim, duyalım, hissedelim! Hâlâ en damarlısından ‘Neyi ama?!’ diyenler; yavaştan uzaklaşırsanız, pek bir mesut olacağım. Vakur bir edayla ‘Farkındayız…’ diyenlerse; yaklaşın usuldan… (Burada, üstat (Nâzım) devreye girsin, reca edicem; ‘…kabahat senin, - demeğe de dilim varmıyor ama- kabahatin çoğu senin, canım kardeşim…’) Naçizane gördüklerimi anlatasım var! (Ben, sınırda doğup büyümedim ama Kars - Ermenistan, Hatay - Suriye sınırlarını dikize yattım kısa bir süre önce -paylaştım da buradan sizlerle-, içselleştirdim kendimce de-beyin loblarıma zerkledim de en hiddetlisinden. Hem bazı durumları algılamak için illa da yaşamaya gerek yok(muş), günümüzün karın ağrısı ‘empati’ işe yarıyor, hele bi empatiye yatın da siz, sonrası teferruat!) “Daf’ın hayat bulmasının en büyük nedeni çocukluğumdaki hudutlardı. Mardin’in Nusaybin ilçesinin, Suriye sınırında doğup büyüdüm ben. Sınır ve mayınlarla derdi olan biriyim. Bu yüzden de oyunu defalarca tekrar tekrar yazdım. Oyunun yazılış süreci 10 yılı buluyor. Bu oyun, kendimce haksız ve gereksiz çizilen ülke sınırlarına bir tür eleştiridir. Çok ciddi duran ama aslında çok absürd olan sınır ve sınırları koruyan koca koca adamlar! Hepiniz birer kuklasınız! Bu koca ve ciddi ülkelere, ne kadar absürd ve insanlık dışı bir şey yaptıklarını, kendi teatral penceremden eleştirmek istedim. Daf, bir sınır sendromu oyunudur” diyen Tiyatro Avesta’nın kurucularından Aydın Orak
BİR MİLİTARİZM VE EMPERYALİZM ELEŞTİRİSİ 
2003’te, Aydın Orak ve Cihan Şan’ın öncülüğünde kurulan Tiyatro Avesta, oyunlarını Kürtçe sahneye koyuyor. Bu bakımdan da önemli buluyorum paylaşımlarını ve seslerini… Geçtiğimiz yıl (ki Avesta, uzun yıllardır sahneliyor bu projesini), üstat Musa Anter’in hayatının anlatıldığı “Araf / İki Ülke Arasında” adlı ‘belgesel tiyatro’ çalışmasını seyir-ettiğim ekipten, şimdi de Orak’ın yaşadığı gerçeklikten yola çıkarak sahneye taşıdığı, militarizm ve emperyalizm eleştirisi yapan “Daf/Kapan”ı seyreylemek, Avesta’nın konuştuğu dilin rengini ortaya seriyor en temizinden. 90’lardan itibaren tiyatro izleklerini, sert hikâyelerle hemhal eden ‘in-yer-face’ yönteminin fon oluşturduğu ‘Daf/ Kapan’ı, Aydın Orak yazdı. Tiyatro tutkunları; Aydın Orak ve Remzi Pamukçu’nun iki sınır askerini canlandırdığı ‘Daf/Kapan’ı, 18. İstanbul Tiyatro Festivali’nde gösterime sunulan ‘özgürlükler, suskunlar, savaş, direniş’ bölümünden hatırlayacaktır. Daf/ Kapan’ın son bölümünde ikiliye, köylü kadın rolüyle, -biz fanilere, en manalısından vedasını çakan- Dilan Güçer eşlik ediyor.
OKLARIMIZ BİTENE KADAR EFENDİM…   
“Sınırın o tarafıyla bu tarafı arasında hiçbir fark yoktu; aynı dil, aynı kültür, arada sadece sınır ve mayınlar vardı” diyen Aydın Orak; dikenli tellerle ayrılmış bir sınırın iki yakasını, iki askerin diyalogsuz diyalogundan anlatıyor. Biz izlekler, dikenli tellerin arasından yerlerimizi alır almaz, sahnede iki askerin selamlaşmasıyla desturlanıyoruz. Askerlik mefhumunun hayatın en tuhaf anlarından biri olduğunun altına imzamı atacağım kurumsal selamlaşmalarından (adeta bir horoz diklenmesi) sonra, bu iki askerin-emir erinin, birbirleriyle aylardır konuşmadan, efkâra bulanmadan zaman geçirdiğini öğreniyoruz. Hem konuşurlarsa çözerler mi, çözülürler mi ya da çözülmediğine inandıklarından mı konuşmazlar bilinmez ama gerçek olan şu ki; Birinin yiyeceği var, suyu yok, diğerinin suyu var, yiyeceği yok! Fani bulduğumuz şeyler, bu kadar net ve ortada, kömür karası gibi parıldıyorken; amaçlar, idealler, planlar uzakta gibi. Belki de “- Daha ne kadar ıskalayacağız hayatı Olric? - Oklarımız bitene kadar efendim.”Dediği gibi O. Atay’ın Tutunamayanlar’da, öyle midir, bitene kadar mıdır acaba?! (Es notu: İki askerin, oyun ortasına kadar suskunluğunu görüyoruz. Biz de onlarla bu anlamsızlığı yaşıyoruz. Belki yazarımız Orak, bilinçli bir alt metin okuma yapmamızı ön görüyor ve bundan dolayı da iki askerin suskunluğuyla hemhal ediyor bizleri… Ama ben yine de oyunun ortasında, kendi dünyalarını öğrendiğimiz, hikayelerine kulak misafiri olduğumuz iki askerin hayatlarına, başından itibaren takılmak isterdim. Neden mi; böylelikle oyun ortasında kadar duraksadığımız yerleri, birçok çirokla doldurabilirdik diye... Tüketmeye meyilli bir algım olduğundan değil, daha fazla cümleler kurulursa içimizin susuzluğu diner, hep hatırlarız, belki-m diye... Zira Miran’ın çadırda anlattığı sahici gölgelere ihtiyacımız var.)
GÖLGE OYUNU VE ÇİROK    Telin iki karşı cephesinde, iki askerin çadırları yer alıyor. Bir de oyuna adını veren ama ne yazık ki kullanılma edinimi sadece bir masalın içinde sıkıştırılankapan’. Daf’ın ilerleyen bölümlerinde çadırın, metnin anlatıcısına nasıl eşlik ettiğine şahit olacağız. Bunu çok değerli buldum. Orak, böylelikle hikâyesini daha da efsunlamış ve gölge oyunuyla sahne figürü olan çadıra, en hissiyatlısından bir eylem yüklemiş. Belki oyuna adını veren kapan da bu işleme tabi tutulabilirdi… Daf/ Kapan; başta ve sonda yer alan asker selamlaşmaları ve gölge oyunuyla anlatılan çirok (masal)la da Orak’ın dillendirdiği üzere, “… sınır ve sınırları koruyan koca koca adamlar! Hepiniz birer kuklasınız!” tanımının altını çiziyor gibi.
ASLINDA SADECE İKİ KİŞİLER; APOL VE MİRAN     
En hissiyatlısından biraz iki yabancı, biraz iki sınırdaşlar onlar… Aslında sadece iki kişiler: Apol ve Miran. Biri amaçsız, biri amaçlı?! Nöbet tuttukları günlere günler eklenmeye başlayınca azardan, rütbeler, tanımlar ve büyük büyük kavramlar da havada parende atıyor en hiddetlisinden… Dile kolay kuş uçmaz, kervan geçmez bu yerde, sadece gökyüzü, çorak toprak, bir tüfek, bir kapan ve mayınlar var, onlara eşlik eden. Tabii bir de orada bulunmalarının verdiği karışık hissiyat ve kafa yanıklığı… ‘Özgürlük’, ‘alışmak’, ‘öfke’, ‘yabancılaşma’, ‘alışma’ tanımları, birbiri içine geçen halkalar halinde onların tepesinde dolanıyor. Başkaları için kurdukları kapanın/kapanların, bir süre sonra kendilerini nasıl da kıstırdığını anlamaya başlayınca, tekrar başa dönüyorlar, dejavu… Başkalarının var ettiği, ‘mış’ gibi yaptığı savaşın tarafları onlar. Kurtulmak istiyorlar ama başkalarının kapan bekçisi olunca, kurtulmak o kadar kolay olmuyor-olamıyor gibi?! Yabancılaştıkları başlarda birbirleri de olsa, zaman titri, kendilerine yabancılaşmalarını ve alışma süreçlerini de beraberinde getiriyor. Bu da başkalarının sınırında soğuk namluyu (başkalarının ya da kendilerinin) şakaklar(ın)a dayamak için bahanelerden bir tanesi oluyor. Sakinde biraz düşününce; bu dağ başında yahut yamacında, tellerin arasına sıkıştırılmış iki canlı, nasıl akli dengesini kaybetmeden ya da ölmek istemeden yaşar?! (Ki, yaşıyorlar mı ya da yaşıyoruz mu bizler, hem de bunca yaşananlardan sonra hâlâ aklımız yerinde mi acaba?!) Daf, sahneye üçüncü oyuncunun da girmesiyle, şeklini veriyor aslında; senin kurtuluşun bir başkasının kapana sıkışması demek mi olmalı?(Hoş, ben bu evreni şereflendiren tüm canlıların-hepimizin, bir biçimde deli olduğunu ama sadece bazılarımızın bundan haberinin olduğunu ve yahut farkında olmadığını düşüyorum. ‘Evet deliyim…’ ne olacak diyenlerin ise huzurlarında saygıyla eğiliyorum, bendensiniz efendim. Düşünsenize: Evrende, hangi canlı, öleceğini bildiği halde, yaşamak için bu kadar delirir?! Anneannem, bazen, bazı şeylerin sebebini bilmemek iyidir derdi, bilemedim!) İçimden geldi notu: Daf/Kapan: Metin, anlatım, sahneye koyuş ve oyunculuklar itibariyle vermek istediği mesajı vermiştir kanaatimce… Retinaları, başka bir boyuta geçirmeye niyetli hikaye ve kıvamında oyunculuklara buradan bir kez daha eyvallah, takipteyiz Tiyatro Avesta.
Bilgi ve program için: teatraavesta@gmail.com / 535 685 26 06 Cihangir Sahne: 212 245 21 09