2013 Roja Şanoyê a Cîhanê
Peyama Dario Fo
Araf - di navbera du welatan de-NUÇE TV
'Araf - di navbera du welatan de'
Theodora Kürt Tiyatrosu'nda
Etkin Haber Ajansı
Daf/Kapan bayramda kuruluyor
Daf/Kapan bayramda kuruluyor
Taksim'e 'Kapan' Kuruluyor!
Taksim'e 'Kapan' Kuruluyor!
Kürtçe oyun ‘Araf’ büyük Ödüle aday
ANF-TARAF-BİRGÜN-KURDSHOW-GÜNLÜK-AKNEWS-TİYATRONLİNE-
Araf “Musa Anter’in Hayatı” Keferze Derneğin'de
TİYATRO AVESTA
Araf Rengahenk Sanat Evi’nde
Araf Rengahenk Sanat Evi’nde
BİR DİLİN ÖLÜMÜ SAHNEDE
‘Mirina Zimanekî’ Muammer Karaca Tiyatrosu’nda (ANF NEWS AGENCY)
Tiyatro Avesta Kürtçe oyunla varoşlarda
Rojnivîska Dînekî/Bir Delinin Güncesi
Araf yasaklandı (taraf)
Tiyatro Avesta’nın Araf’ı İzmir’de “araf”ta kaldı(taraf)
AYDIN ORAK ile söyleşi
Shakespeare Kürt olsaydı katledilirdi!
Tiyatro Avesta Kürtçe Islık Çalıyor(Bianet)
Tiyatro Avesta Kürtçe Islık Çalıyor(Bianet)
Apê Mûsa bi ‘Araf’ê li Swêdê ye
Apê Mûsa bi ‘Araf’ê li Swêdê ye

Yoksa Tellerin Arasında Sıkıştırılmış Aciz Fareler miyiz?

Yoksa Tellerin Arasında Sıkıştırılmış Aciz Fareler miyiz?

MEHMET KONUK,

YENİ TİYATRO DERGİSİ, TİYATRONLİNE, 2012

 Aydın Orak, 2003 yılında Cihan Şan’la birlikte kurup daha sonra yalnız başına gün be gün daha da büyüttüğü Tiyatro Avesta ile Kürtçe tiyatro yapan gruplara öncülük etmiş oldu...

YOKSA TELLERİN ARASINA SIKIŞTIRILMIŞ ÂCİZ FARELER MİYİZ?

- AVESTA’DAN “DAF”…

 Aydın Orak, 2003 yılında Cihan Şan’la birlikte kurup daha sonra yalnız başına gün be gün daha da büyüttüğü Tiyatro Avesta ile Kürtçe tiyatro yapan gruplara öncülük etmiş oldu. Avesta’dan sonra Türkiye’de farklı dillerde tiyatro yapmanın önü daha da açıldı. Elbette bu konuda evvelden verilen mücadelelerin, demokratik girişimlerin yada demokratik desteklerin, kanunlarda yapılan değişikliklerin, başta Mezopotamya Kültür Merkezi olmak üzere belli başlı oluşumların hakkını yememek lâzım. Kürtçe tiyatro yapmak konusunda saydığım bu argümanların yerini görmezden gelmek mümkün değil, hepsinin hakkını teslim etmek gerekir. Ancak Aydın Orak gerek çok araştıran, çok okuyan, çok koşturan yanıyla gerekse yılmayan, direnişçi ruhunu kaybetmeyen ve girişimci kişilik özelliklerinin etkisiyle olsa gerek Kürtçe tiyatro yapmak ve yapılmasını desteklemek konusunda ciddi destekler sağlamış bir isimdir. Avesta’da bu desteğin simgesel merkezlerinden biri haline gelmiştir.

 Tiyatro Avesta’nın derdi var. Ezmeye, ezilmişliğe, susturulmaya, yok sayılmaya, yok edilmeye, görmezden gelinmeye, tek tipleştirilmeye, kimliksizleştirilmeye karşı… Irkçılığa, faşizme, baskılara karşı… Bu yüzden iyi ki varlar diyebileceğimiz bir ekip. Umarımda aynı yılmaz tutumla yollarına devam ederler.

 Avesta, “DAF”la yukarda saymış olduğum dertlerini bir kez daha dillendiriyorlar. Daha doğrusu dertlerine can veriyorlar. Aydın Orak’ın yazdığı DAF, sınırın iki tarafında nöbet tutan askerlerin birbirleri ile olan diyaloglarını bizlere sunuyor. Öylesine zengin bir diyalog ki sınırların anlamını – anlamsızlığını, sınırın dibindeki vatan algısını, sınırlara atfedilen yüceltilmiş kurgusal yüklemeleri bize anlatıyor. Öylesine gerçekçi ve yüzleştirici ki bu diyalog; aslında ve ne yazık ki sınırların sadece topraklarda değil beyinlerde olduğunu, milliyetçilik, kutsal devlet, şanlı tarihimiz ve yüce ecdadımız gibi kavramlarla ipotek altına alınmış olunan dimağların ve yüreklerin çeperlerindeki dikenlerden kurtulmanın aslında sınırlardaki teli kaldırıp geçmek kadar kolay ve mümkün olmadığını anlatabilecek kadar derinlik içeriyor. Bu diyalog öyle içli ki sınırların ardında kalan yaşamları, bir dikenli tel uğruna yitirilen canları, bu canların acılarını bizlere yürekten hissettiriyor. Doğanın bizlere karşılıksız ve sınırsız bir şekilde sunduklarını bir telin nasıl ve ne mantıkla alabildiğine dair saçmalığı haykırıyor bu diyalog. Ve bu diyalog bir telin eşliğinde daha birçok şeyi anlatıyor seyirciye.

 Uzunca bir tel. Telin her iki yakasında birer asker; Apol ve Miran. Gencecik yürekler. Umut dolu hayatlar. Askere gitmek, öldürmeyi öğrenmek, “şehit” dedikleri kişilerin “emanetler”ine sahip çıkmak zorundalar. Yoksa “adam”dan sayılmayacaklardır. Belki de “var” olamayacaklardır. Bu iki can, birbirlerini tanımaya çalışırken kimi zaman gülüp, kimi zaman kavga edip, kimi zaman da ağlaşırlar. Ve çoğu zaman neden orada olduklarını sorgulamaya çalışırlar. Her ne kadar bütün konuşmaların ve tartışmaların sonunda ikisi de pes ediyor olsa da yine de anlamaya çalışıyorlar o sınırların, sınırlarda kurulan tuzakların nedenlerini. Ancak bir türlü anlam verememektedirler. Nihayetinde kendilerini kandırma yolunu tercih ediyorlar; kendilerine ezberlettirilen ve sorgulanması dahi yasak olan sözlerle.

 Birbirlerinin susuzluğuna, açlığına, sigaralarına, şarkılarına – türkülerine – ağıtlarına kulak verirler ve hatta bir çok defa paylaşırlar da bunları ancak el – bacak – baş yani hiçbir uzvun o kutsal teli geçmemesi koşuluyla. Apol; evli ve iki çocuk babasıdır. Eşini ve can paresi çocuklarını geride bırakıp vatan savunmasına gelmiştir. Vatan denen toprağın ona emanet edildiğini sanır. Bu emanete öyle adamıştır ki kendisini emaneti veya emanetçileri sorgulamayı bile kendisine yasaklamıştır. Ve yaşadığı ülkenin kanunlarına göre bu görevden azledilmesi yani sevdiklerine, eşine ve çocuklarına dönüşü bir suçlunun canına bedeldir. Ancak bir suçluyu yakalayıp yetkililere teslim ettiği yada öldürdüğü vakit sınırdaki görevinden kurtulacaktır. Miran ise emekli bir generalin oğludur. Ekmek elden su gölden yaşamıştır. Annesi savunmuş babası ise yerden yere vurma gayretine girmiştir. Babasına göre o bir serseri, hodbin ve aymazın tekidir. Onun bu hale gelmesinin nedeni annesidir. Sonunda babası galip gelir. Oğlunun, kendince, hayata hazırlanması, iradesini kuvvetlendirmesi kısacası ne anlama geldiğini belki de kendisinin bile tam olarak kavrayamadığı “adam olma” safhasına gelmesi için telli sınırda asker edilmesini ister ve bunu başarır. Miran, yasak olmasına rağmen, sınırların ve o sınırda bulunuş nedenlerini, savaşların, orduların sebeplerini sorgular. Anlam veremez ama elinden başka bir şey gelemeyeceğini de görüp sorgulamaktan öteye gidemez. Gününü doldurmaya çalışır. Hayalleri, heyecanları, geride yarım bıraktıkları kendisini beklemektedir. Bakalım, ikisi de önceki yaşamlarında tamamlayabildiklerine yada bitirilmemiş işlerine dönebilecekler mi veya yollarını gözleyen kişilere varabilecekler mi? Dönmek ve varmak için ne ödünler verecekler acaba? Yada onlar da düzenin düzücüleri tarafından kurulan kapana yakalanacaklar mı? Kim bilir?

 Yazar Aydın Orak; DAF ile bütün bu sancılara, acılara, anlamsızlıklara, çelişkilere, garabet içeren durumlara cesurca değinmiş. Sadece bir olayı yada durumu yalın haliyle vermemiş. Bir izleğin yanı sıra bir düşünceyi de derinlemesine sunmuş seyirciye. Oyunda karşı durduğu yanlışları verebilmek adına bazı diyaloglar (fare kapanı öyküsü, Miran’ın el kuklası konuşturmaya çalışması) her ne kadar askıda kalmış olsa ve kurgu içinde yerini tam bulamasa bile yine de bu olumsuzluğa rağmen içine düştüğümüz cenderenin içsel ve düşünsel yanını, insani boyutunu vermesi açısından değerli bir eser ortaya koymuş. Orak, üç kişilik bu oyunun oyuncuları arasında da yerini alıyor. Duru ve yalın oyunculuğu, abartıya kaçmayan mimikleriyle rolünü lâyıkıyla yerine getiriyor. Hayal perdesi sahnesindeki seslendirmeleri, ellerini kullanma ve hayvanları konuşturma becerisi takdire şayan bir performans ortaya çıkarıyor.

 Reji, Avesta ekibinin ortak aklıyla ortaya çıkmış. Bir önceki paragrafta oyunun diyaloglarının askıda durduğunu söylesem de bu diyaloglar rejiye dönüşürken kukla ve hayal perdesi sahneleriyle verilmiş ve bu da oyunun zenginleşmesini sağlamış. Son sahnede kadın tutuklunun sahneye getirilişinin çok ani olmasını garipsedim. Böyle olması, seyircide gereksiz bir şaşkınlık oluşturdu. Kadın oyuncunun sahneye daha tedrici bir halde getirilişi oluşan gereksiz şaşkınlığı ortadan kaldırabilir. Sahne geçişlerindeki müzikler daha lirik eserlerden seçilebilirdi. Böylece oyunun derinliğine katkı sağlanır diye düşünüyorum; naçizane.

 Apol rolünde Remzi Pamukçu duyguyu içselleştirip yansıtma konusunda oyunun çıtasını yükseltiyor. Oyunun realist, düşünsel ve âkil kısmının yanı sıra duygu kısmını Pamukçu üstleniyor. Başarıyla da yürütüyor. Saf, temiz, kanmış, kandırılmış ve tamamıyla adanmış bir askeri, bir temiz yüreği anlatıyor. Apol’un kanmış temiz yüreğini bizlere hissettiriyor. En gülünecek sahnelerde bile bende bir sızı oluşuyordu. Bütün bu hissiyatın oluşmasının nedeni Pamukçu’nun iç enerjisi çok yüksek bir oyuncu olmasıdır. Seyirciyi kendisine bağlamasını biliyor. Ancak sözlerinin olmadığı sahnelerdeki büyük yüz hareketleri ve dudak kıpırdamaları abartılı duruyor. Bu, o esnada sözlerini sarf eden diğer oyuncuyu zor durumda bırakır ve dikkatin ondan kopmasına sebep olur. Bundan kaçınması seyircinin dikkati ve oyuncu arkadaşı açısından faydalı olacaktır.

 Dilan Güçer; oyunun son sahnesinde tutuklanan kadını canlandırıyor. Ne için tutuklandığı belli olmayan ve şaşkınlıkla korkuyu aynı anda yaşayan bir kadın. Güçer, bu duyguları tek bir söz bile kullanmadan seyirciye aktarabiliyor.

 Avesta, sorgulamaya ve sorgulatmaya bu sezon da devam ediyor. Şayet kutsal diye gösterilen değerleri bir kez daha düşünmek, bir kez daha irdelemek istiyorsanız, daha net bir deyişle kalıplara sınırlardan kurtulup bakmak istiyorsanız mutlaka izlemelisiniz. “Gitmek istiyorum ancak ben Kürtçe bilmiyorum” ki demeyin. Tiyatro Avesta, bu konuda gayet özverili ve saygılı davranıyor. Oyunda Türkçe üst yazı kullanılıyor. Keşke aynı hassasiyeti ve saygıyı insanların çoğunlukla anadilini kullandıkları bölgelerde başkaları da gösterebilse.